GÖÇMENLER VE GÖÇEBELER

GÖÇMENLER VE GÖÇEBELER


Size de garip gelmiyor mu, Toroslardaki göçebeliği daha yeni terk edip yerleşik hayata geçmiş, hatta büyük çoğunluğu yaylacılık dolayısıyla yarı göçebe hayata devam edenlerin, kasabaya sonradan yerleşen Balkan Türklerine göçmen demesi? Bizim yörüklerin dünyasında ‘göçmen’ sözü, moda tabirle biraz ötekileştirme biraz da istihza içerirdi.  Oysa kime ne söylemeye yüzleri vardı ki! Bu illetli ve ironik durumu, Türk sözlükçülüğünün atası Kaşgarlı Mahmut bin yıl önce kaydetmiş: Yılan kendü egrisin bilmez tewe boynın egri ter. (Yılan kendi eğriliğine bakmadan deveye ‘Boynun eğri!’ dermiş.). 

Sözlüklere göre göçmen, ‘Arapça muhacirin Türkçe karşılığıdır. Şu ya da bu sebeple kendi yurdunu bırakıp başka bir ülkeye taşınan insanlar için kullanılır. Göçebe ise ‘Değişik şartlara bağlı olarak belli bir yöre içinde çadır, hayvan ve öteki araçlarla yer değiştiren, yerleşik olmayanları tanımlar. Göçmen bir defa yer değiştirirken, göçebe sürekli göç halindedir. Bu yüzden göçebelik bir yaşam tarzıdır. 

Yazık ki bu kuru ve sığ tanımlarda, göçmen ve göçebelerin dünyasına ait farklılıkları görmemin imkânı yok. Zaten en muteber sözlükler bile sadece anadil konuşucularının aşina olduğu tarihsel, bölgesel ya da bireysel farklılıklara bağlı ortaya çıkmış olan anlam inceliklerini kaydetmede yetersizdir. Bu nedenle dilbilimciler sözlüklerin anadil konuşucularından çok yabancı dil öğrenenlerin işine yaradığını söyler.

Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım, her ne kadar aynı kökten gelse de, birbirinden çok farklı iki dünyayı anlatan göçmen ve göçebe sözcüklerinin omuzladığı devasa kültürel farklılıkları müşahede ederek geçti… 

Bizim orada göçmen deyince, Balkanlardan ve çok da net olmayan sebeplerle Yunanistan’a bırakmak zorunda kaldığımız adalardan gelen insanlar anlaşılır. Adana ve Mersin bölgesinde nüfusu sadece göçmenlerden oluşan onlarca köy ve kasaba vardır. Evlad-ı Fatihan’ın kanlı Balkan savaşları öncesinde anavatana başlayan göçleri, meşhur nüfus mübadelesi ile büyük oranda tamamlanmıştır.

Büyüklerin dediğine göre bizim göçmenler, önce Berdan ırmağının hemen kenarındaki asıl köyümüze yerleştirilmiş. Uzun yıllar köyün bir köşesindeki göçmen mahallesinde, neredeyse izole bir hayat yaşamışlar. Bu izole hayat, 1968’de köyü sel basınca sona ermiş… Mağdur köylüler, sel felaketi sonrasında daha güvenli bir bölgede kurulan Huzurkent kasabasına yerleştirilmiş. Devletin yaptırdığı, birbirinin kopyası prefabrik konutlar, kura usulüyle dağıtıldığından göçebelerle göçmenler kapı komşusu olmuşlar. İki farklı dünyayı yan yana getiren bu kapı komşuluğuydu benim tanık olduğum…

Hepsi küçük bir bahçe içinde aynı mimari yapıya sahip olsa da kasabada hangi evin bir göçmene ait olduğunu tahmin etmek hiç zor değildi. İstisnasız bütün göçmen evleri, yetişkin bir insanın boyundan yüksek briket duvarlarla çevriliydi. Yılda en az bir kere kireçle badana ettikleri duvarın üstüne beton kurumadan cam kırıkları yerleştirip güvenliği bir kat daha artırmayı ihmal etmezlerdi. 

Osmanlının çekildiği topraklardan kaçıp Anadolu’ya sığınmadan önce ne acılar çektiler kim bilir? Güvensiz ve ürkektiler… Yeni topraklara alışamamanın getirdiği bir tedirginlik de vardı kuşkusuz… Bu korku ve tedirginliği yüksek duvarlarla gizlemeye çalışıyor gibiydiler… Bizim yerlilerin hemen hemen hiçbirinin bahçesi duvarla çevrili değildi…

İşin daha da ilginci, göçmenler bu hapishane duvarına bir de kale kapısı eklerlerdi. Çoğunluğu koyu mavi ya da acıkahveye boyalı bu demir kapılar, gündüz vakitlerinde de kilitli olurdu. Ev kapılarının bile kilitlenmediği bir kasabada, bahçe kapısını kilitli tutmak, yerlileri şaşırtır hatta güldürürdü. Nenem, akşam misafirliğe gittiği evin kapısı kilitliyse, çaldığı kapıyı kendisi açamıyorsa ve hele kapıda biraz bekletilmişse bağırmaya başlardı: ‘Göçmenlerden mi öğrendiniz kapı kilitlemeyi, ne korkunuz var?’ O gün, akşam sohbetinin ilk konusu belli olurdu: Göçmenlerin korkaklığı… Kahkahalar eşliğinde anlatılan, kahkahalar arttıkça uydurması çoğalan korkaklık hikâyeleri… Göçmenlerden biri de çıkıp ‘Ne korkaklığı kardeşim, kapı kilitlemeyle korkaklığın ne alakası var? Daha düne kadar göçebeydiniz, çadırda yaşıyordunuz, siz! Kapınız mı vardı ki kilidiniz olsun?’ demezdi.

Yerliler genelde hayvancılık ve çiftçilikle geçiniyordu. Hayvancılık iş olarak terkedilmiş, çiftçilik yaygındı; ama hemen hemen her evde inek, keçi, koyun, tavuk vs. bulunmaktaydı. Oldukça zahmetli bu iki işi birlikte götürmenin verdiği yorgunluktan mı, yoksa yerleşik hayat şartlarına alışamamaktan mı nedendir bilinmez; bizim yerlilerin evleri, göçmen evleri yanında çok bakımsızdı. Yerli ailelerin bahçesinde bir kısmı hüdayinabit, bir kısmı anlamsız bir tevekkülle kaderine terkedilmiş, bakımsız meyve ağaçları olurdu çokça; bahçesinde çiçek olan ev sayısı da çok azdı. Yerliler, her an yükü denkleştirmeye hazır, iğreti biçimde yaşarlardı evlerinde. Oysa göçmenlerin tamamının bahçesi, bakımlı gövdeleri her zaman kireçle boyalı olan meyve ağaçlarıyla doluydu… Çocukluğumuzun masum dünyasına ait o tek ama büyük günahın müsebbibi, dört mevsim iştahımızı kabartan meyve bahçeleri… Kim bilir belki de daha az sorun yaşayacağımız için göçmen bahçeleri çelerdi aklımızı… Yerli birinin bakımsız bahçesinden aşıracağımız bir tane erik bile sonuçlarını tahmin edemeyeceğimiz büyük bir belaya yol açabilirdi…

Arka bahçeleri meyve ağaçlarıyla dolu olan göçmen evlerinin önünü, yere ya da yağ tenekelerinden bozma saksılara dikilmiş rengârenk çiçekler süslerdi. Mevsimine göre güller, karanfiller, sümbüller, nergisler, kasımpatılar, papatyalar, begonyalar, hercai menekşeler, ortancalar ve nihayet göçmen çiçekleri… Ortanca ve göçmen çiçeğini sadece göçmenlerde görürdük; yerlilerin bahçesinde olmazdı. Ortanca hepimizin malumu… Çocukluğuma ait renkli dünyanın yavruağzı hatırası göçmen çiçeği hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamadım maalesef. Galiba bizim yerliler vermişti bu ismi, çiçek sadece göçmenlerde olduğu için. Boyutları hercai menekşeye benzeyen bir çiçek… Yalnız sapı ve yaprakları ondan biraz daha kalın… Uçuk yeşil tonda kalın yaprakları sanki yağla silinmiş gibi ışıldıyor… Çiçekleri turuncu, sarı ve ille yavruağzı renklerinde; hercai menekşenin çiçeğinden daha küçük. Yerli kadınların dediğine göre göçmenler bu çiçeğin tohumunu vermiyormuş… Sadece kendilerinde kalmasını istiyorlarmış… İşin aslını, doğrusu tam kestiremiyorum… Acaba bizim kadınların dediği gibi göçmenler gerçekten o kadar cimri miydi? Yoksa asıl suç, yılın dört beş ayını yaylada geçirdiklerinden, çiçek ve bahçe süslemekte pek de gözü olmayan bizim kadınlarımızda mıydı? 

Yerlilerin bahçesinde ocak, göçmenlerinkinde fırın olurdu, küçük bir kümbet şeklinde, saman karıştırılmış çamurdan yaptıkları fırınlar. Biz ekmeğimizi ocakta, sac üstünde pişirirdik. İncecik açılan ve sacda pişirilerek kurutulan yufkalar, kamıştan yapılmış seleye dizilir, en az bir ay yenirdi. Göçmenler, küçük ve üstü kapalı fırınlarında somun ekmeği yapardı. Somun ekmek çabuk bayatladığı için bize göre az; ama daha sık ekmek pişirirlerdi. Çocukluğumda onların sıcak ve taze ekmekleriyle bizim yufkaları değiştirmek büyük bir eğlenceydi. Her iki tarafın annesi de bu duruma razı olmadığı için bu işlem genelde gizlice yapılırdı. Nedense bu alış-verişte bizim daha karlı olduğumuzu ve yufka ekmek karşılığında çarşı somununa benzeyen ekmeklerini vermeye rıza gösterdikleri için göçmen çocuklarının biraz saf olduğunu düşünürdüm.

Ocağa karşılık fırın… Sadece bunlar bile iki dünya arasındaki farkı göstermeye yeter. Üç dört iri taşın ya da sacayağının konulduğu her yer ocaktı yerliler için. İşi bitince ateşi söndürerek sacı atın terkisine atıp anında yola düşmeye hazır… Fırın öyle değildi… Saman, su ve toprak karışımı iyice yoğrulur ve kıvamlı bir çamur elde edilirdi. Tuğla ya da taş dizerek oluşturulan yüksekçe bir zeminde elle yapılırdı fırın. Önce güneşte kurumaya bırakılır, sonra içinde ateş yakılarak ısıya dayanıklı hale getirilirdi. Düzenli olarak çatlaklar sıvanır ve bakım yapılırdı. Böylesi zahmetli bir işten sonra kimse fırınını bırakıp bir yere gidemezdi. 

Bizimkiler, kim bilir kaç yıldır yerleşik hayata alışkın olan göçmenlerin kendilerinden daha temiz ve daha dindar olduklarının farkındaydı. Göçmen kadınlar renkli ve oyalı yazmalarının üstünde kocaman, omuzlarından bellerine kadar inen bembeyaz örtüleriyle, göğüslerinde Kuran-ı Kerim’i sımsıkı tutarak mukabeleye giderken yerli kadınların gözlerinde hayranlık ve kıskançlık arası bir ifade belirirdi. Hayranlık duyuyorlardı; çünkü Kuran’a sırt çevirmenin marifet sayıldığı hatta Kuran öğrenme ve öğretmenin yasaklandığı bir dönemden geçen çoğu insanımızın gibi kadınlarımız da Kuran-ı Kerim’i okumayı bilmiyordu. Kıskanıyorlardı; çünkü hangi yolu denerlerse denesinler, göçmen kadınların çiçekli şalvarlarının üzerine dökülen başörtülerindeki beyazlığı asla elde edemiyorlardı. Bu kıskançlığı da göçmenlerin, yazmanın üstüne attıkları neredeyse sofra bezi kadar büyük beyaz başörtüleriyle ya da her birinden iki döşek yüzü çıkar dedikleri geniş şalvarlarıyla dalga geçerek bastırmaya çalışıyorlardı.

Cuma günleri, göçmen Paçol Dede, başında kasketi, bardak dibi kadar kalın gözlüğü, yelekli takım elbisesi ve ille her seferinde gözlerimi alamadığım ışıl ışıl köstekli saatiyle Cuma namazına giderdi. Kasabanın yerlisi, hatırı sayılır zenginlerin bile böyle takım elbise giydiği, hele köstekli saat kullandığı vaki değildi. Bastonuna dayanarak yavaş yavaş yürüyen yaşlı göçmenin bu şık ve temiz hali, biz çocukların dikkatini çeker, peşine düşerdik. Gözü hayırsızlıkta bir çocuğun ‘Paçol Dede Paçol Dede, sen neymişsin sen!’ diye tempo tutturmasına kızar; bastonunu kaldırarak ‘Çarkına s.çtığımın encekleri!’ diye küfrederdi. Çocukların şamatayla devam ettiği taciz, Paçol Dede’nin sesine duyan bir komşu kadının elinde terlikle sokağa çıkmasıyla çok da uzun sürmezdi.

Kimseyle, özellikle yerlilerle, ters düşmemeye özen gösterirlerdi. Kasabada iki hayırsız çocuk ya da dili sivri, muhakemesiz iki kadın arasında hiç yoktan çıkan bir tartışmanın, bir aile hatta sülale kavgasına düşünüp kan davası haline gelmesi işten bile değildi. Böylesi durumlarda eğer taraflarından biri göçmense, kavga asla büyümezdi; çünkü göçmenler, kendi çocuklarını kulağından tutup yüksek duvarların arkasına, evlerine çekilirlerdi. Haklıyken bile göçmenlerin olup biteni sineye çekmesi, kasabanın sayıları çok da olmayan aklı başında büyükleri tarafından takdir edilir; yerli aileye, göçmen ailenin gönlünü alması için baskı yapılırdı. Zaten barışmayı kendileri için çok daha faydalı bulan göçmenlerin gönlünü almak hiç de zor olmazdı… Ortaokul yıllarımda, böylesi onur kırıcı bir barışa utançla tanıklık etmiştim…

Çocukluğumda, evlilik meselesinde, göçmenlerle yerliler arasında gizli bir anlaşma var gibiydi. Sanki her iki taraf da birbirinden kız alıp vermeyeceği konusunda ittifak etmişti. Oysa köydeki hemen hemen bütün delikanlıların ilk gençlik yılları, açık tenli göçmen kızlarından birinin hayaliyle geçiyordu. Çoğunluğu kumral ya da esmer yerli insanların dünyasında beyaz tenli ve renkli gözlü göçmen kızlarını göz ardı etmenin imkânı var mıydı? Her ne kadar komşuluk ilişkileri zayıf olsa da aynı okula gitmiyor muyduk? Aynı tarlada çalışmıyor muyduk? Çarşımız pazarımız ortak değil miydi? Ne var ki böyle bir aşkın evlilikle sonuçlanması, her iki taraf için de imkânsızdı. 20 yıl yaşadığım bu kasabada sadece bir defa göçmen ve yerli evliliğine şahit oldum. 

Kasabadaki yerli kızların en güzeliydi Hatice abla. Bir defa onun kadar uzun boylusu yoktu. Kocaman kocaman bakan gözleri ve incecik endamı herkesi büyülüyordu. Söylenenlere göre, zengini fakiri, çiftçisi memuru yaşı uygun her erkek sabah akşam demiyor, haberli habersiz dünürcü gönderiyormuş ama ne babası ne de annesi kimseye yüz vermiyormuş. Nasıl oldu, bilmiyorum ama o güne kadar kimsenin gerçekleşmesine imkân vermediği bir olayla çalkalandı kasaba. Hatice ablanın, Göçmen asıllı Uzun Ömer’in yakışıklı oğlu Mehmet abi ile sözlendiği duyuldu. Esmer güzeli bu yörük kızını bir göçmene kaptırdığına sinirlenen yerli delikanlılar günlerce kendi aralarında fısıldaşıp durmuş. Nişanı bozmak için aracı kadınlarla kimi altın göndermiş kimi toprak tapusu göstermiş… Hatta Mehmet abiyi tehdit eden de çıkmış, Hatice ablayı zorla kaçırmayı planlayan da…

Bir zamanlar fetih ruhuyla Anadolu’nun bağrından kopup tüm Balkanlara dağılmış, Arnavutların ve Boşnakların yüreğindeki İslam hamurunu mayalamış olan Evlad-ı Fatihan’ın, can korkusuyla döndükleri ana vatanda maruz kaldıkları ötekileştirme, çocuk kalbimi incitirdi. 

Bir iki akademik çalışmayı saymazsak bu insanların hikâyesi hakkıyla yazılmamıştır. Hatasıyla sevabıyla Elveda Rumeli adlı televizyon dizisinde Balkan Türklerinin, ana vatana sığınmadan hemen önce yaşadıkları anlatılır. Keşke dizi daha uzun sürseydi de yönetmen Serdar Akar, Erdal Özyağcılar ve beş kızının Anadolu’ya kaçış maceralarını ve sonrasında çektiklerini de anlatsaydı. Geniş kitleler, bu kaçışın çile ve ölüm dolu trajik hikâyesini ancak ‘Dedemin İnsanları’ sayesinde öğrenebilmiştir. 

Osmanlı tarih ve edebiyatı alanında ciddi çalışmaları bulunan Amerikalı oryantalist Victoria Rowe Holbrook, bir televizyon programında, Osmanlının son dönemlerinde Selanik üzerine yaptığı çalışmalardan sonra, şehirde Müslüman sayısının gayr-i Müslimlerden en az birkaç kat fazla olduğunu öğrendiğini, bunun da kendisini çok şaşırttığını belirtip ve şu can alıcı soruyu sordu: ‘Selanikli Müslümanların yarısı göç, sürgün ve mübadele ile Türkiye’ye sığınmışlardır; diğer yarısı nerededir? Bu insanlara ne olmuştur?’ Bu çarpıcı ve cevapsız soru, tarih yapan ancak tarihini anlatamayan; üstüne bir de mesnetsiz Ermeni iddialarından dolayı her yıl nisan ayında başı ağrıyan büyük bir millet için ayıp sayılmaz mı? 
                             

   Mustafa SARI

Yorumlar (0)
21°
açık
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 40 84
2. Galatasaray 40 84
3. Fenerbahçe 40 82
4. Trabzonspor 40 71
5. Sivasspor 40 65
6. Hatayspor 40 61
7. Alanyaspor 40 60
8. Karagümrük 40 60
9. Gaziantep FK 40 58
10. Göztepe 40 51
11. Konyaspor 40 50
12. Başakşehir 40 48
13. Rizespor 40 48
14. Kasımpaşa 40 46
15. Malatyaspor 40 45
16. Antalyaspor 40 44
17. Kayserispor 40 41
18. Erzurumspor 40 40
19. Ankaragücü 40 38
20. Gençlerbirliği 40 38
21. Denizlispor 40 28
Takımlar O P
1. Adana Demirspor 34 70
2. Giresunspor 34 70
3. Samsunspor 34 70
4. İstanbulspor 34 64
5. Altay 34 63
6. Altınordu 34 60
7. Ankara Keçiörengücü 34 58
8. Ümraniye 34 51
9. Tuzlaspor 34 47
10. Bursaspor 34 46
11. Bandırmaspor 34 42
12. Boluspor 34 42
13. Balıkesirspor 34 35
14. Adanaspor 34 34
15. Menemenspor 34 34
16. Akhisar Bld.Spor 34 30
17. Ankaraspor 34 26
18. Eskişehirspor 34 8
Takımlar O P
1. Man City 36 83
2. M. United 36 70
3. Leicester City 36 66
4. Chelsea 36 64
5. Liverpool 36 63
6. Tottenham 36 59
7. West Ham 36 59
8. Everton 36 56
9. Arsenal 36 55
10. Leeds United 36 53
11. Aston Villa 36 49
12. Wolverhampton 36 45
13. Crystal Palace 36 44
14. Southampton 36 43
15. Burnley 36 39
16. Newcastle 36 39
17. Brighton 36 38
18. Fulham 36 27
19. West Bromwich 36 26
20. Sheffield United 36 20
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 37 83
2. Real Madrid 37 81
3. Barcelona 37 76
4. Sevilla 37 74
5. Real Sociedad 37 59
6. Real Betis 37 58
7. Villarreal 37 58
8. Celta de Vigo 37 53
9. Athletic Bilbao 37 46
10. Granada 37 45
11. Osasuna 37 44
12. Cádiz 37 43
13. Valencia 37 42
14. Levante 37 40
15. Deportivo Alaves 37 38
16. Getafe 37 37
17. Huesca 37 33
18. Elche 37 33
19. Real Valladolid 37 31
20. Eibar 37 30